9 Ekim 2019 Çarşamba

Dedemin Dut(Gül) Ağacı

Dedemin Gül Ağacı
Dedemin Dut (Gül) Ağacı


Dedemin Dut(Gül) Ağacı
Hatırlıyorum! Hatırlıyorum ben bu kokuyu. Sanki yıllardır soluyor gibiyim şu an içinde bulunduğum havayı. Beni hayattaki amacıma götüren yoldan seneler önce çıkmış da bu kokuyla yolumu tekrar bulmuş gibiyim. İnsana zamanda yolculuk yaptıran, bir tel dumanla devirler atlatan esrarengiz bir koku…
Birkaç dakika önce yaktığım tütsünün dumanı odamın içinde halka halka ilerliyordu ve ben anıların kalbimde açtığı odalarda beklenmedik bir seyahate çıkmıştım. Yaklaşık 30 yıl geriye götüren sebep bir kokuydu. Sandal ağacının kokusu… Önce bu kokunun geçmişin neresinde durduğunu hatırlamam gerekti. Tütsüler dedemin kerpiç odalarının “hayat”a açılan kapılarının kenarlarına sıkıştırılır ve kokunun oradan tüm eve duman şeklinde yayılması seyredilirdi.
Benim çocukluğumda salona “hayat” denirdi. Bu yüzden hayat “hayat”ta akıp giderdi. Sandal ağacının büyülü kokusu yayıldıkça bezgin bedenlerimiz gevşer; bu koku, zihnimizi bir anlık da olsa durdurmayı başarırdı. Aslında en çok da bu sihirli kokunun nereden geldiğini merak ederdim. Son derece sofistike bir durumla karşı karşıyaydım ve o zamanlar bu durumu ifade edecek sözcükleri bulamıyordum. İşte büyüdün sevgili kücüğüm, içinde çarpınarak döndüğün girdaplara bile isim bulabiliyorsun. Bu nasıl bir lüks, nasıl bir ayrıcalık, farkında mısın? Duygularına tercüman olacak yetişkin cümleler kurabiliyorsun.
O zamanlar en çok merak ettiğim konulardan biri dedemin bu kokuları nereden aldığıydı. Düşününce ben bile şaşıyorum neden dedemden bu kokulardan istemediğime. O denli pasif ve iradesini zihninin derinlerinde bırakmış bir çocuk işte.
Hayattaki minderlerin üstünde bu sihirli kokunun tadını çıkarırken vakit ikindiye yaklaşıyordu. Her ikindi vakti olduğu gibi dinginliğin verdiği bir ağırlıkla ninemin mavi fondaki turuncu çiçek desenli minderlerinin üstünde cırcır böceği seslerini dinlerdim. O saatlerde sanki bir inilti her tarafa yayılır, insanların uykuda ve dinlenmede olduğu mesajını verirdi. Bir taraftan evin yavru kedileri hayatta gezinirken diğer taraftan sevgi arayışındaki bedenler yorgunca hayatın emektar tahtaları üzerinde salınırdı …
Her yıl anne kedinin doğumundan sonra yavruları kendi aramızda paylaşırdık ve ben o yıl siyah beyaz olanı tercih etmiştim. Hayatta dolaşan irili ufaklı kedilerin her biri kuzenler tarafından paylaşılmıştı. Benim kedi tüm odaları dolaşır, kendini sevdirmek için yanımıza sokulur ve sempati toplardı. Hayatta en çok gezinen ve bize en çok adapte olan kediydi. İkindi vakti bu rutin ama zevkli alışkanlıklarımızı sürdürürken dedem de bu saatlerde öğle uykusundan uyanmış teypten kasetlerini dinler vaziyette olurdu.
Teyp ve kasetler kerpiç evimizin odalarından birinde “delik” denen girintilerde dururdu. Diğer tüm fazla eşyalar ise “oyma” denen ahşap raflarda yerini alırdı. Dedem bantları takıp aşağıya inerken onun yaptığı işleri seyretmek bana huzur verirdi. İnmeden önce hayattan “dambaş” bölüme geçerdi. Şimdilerde isminin dam başından yola çıkılarak türetildiğini düşündüğüm bu alanın dört yanında sıralanan bakır kovaların ve yağ tenekelerinin içindeki
 file çiçeklerini sulardı. Namıdiğer sardunya. Sardunyalara bizim oralarda “file” denir ve yaşlılar onlarca rengini yetiştirirdi. Aynı çiçekten onlarca saksı…
File çiçeklerinin büyüleyici bir kokusu vardır. Çiçekleri minik yapraklıdır ama gövdesindeki kadifemsi yeşil yaprakların kokusu gizemli bir tat bırakır insanın genzinde. Alıp derin bir nefesle kokladığınızda zamanda yolculuk yapmanın sırrına varırsınız. Bu yönüyle sandal ağacıyla yarışan rakip bir bitkidir kendisi. Yalnızca bir kokudur sizi geçmişte gezindiren. File çiçeği ve sandal ağacının bu yolculuktaki sırlı rolü tartışılmaz bir gerçektir.
O gün yine dedem hayattan yaklaşık 30 cm yükseklikte olan "dambaş" girişine adımını atarak gezinmeye başladı. Zayıf ve uzun gövdesiyle hafif eğilerek devam ediyordu turuna. Arada bir beyaz sakallarını sıvazlıyor, çiçeklerin ne istediğini kestirmeye çalışıyordu. Eline bir süzek alarak file çiçeklerini sağ baştan sulamaya koyuldu.
Dedem ya çalışır ya kuran okurdu. Onu başka türlü hatırlayamıyorum. Son derece konsantre bir insandı. İşini yaparken, kuran okurken ve camiye giderken… Önünden biz bile gelsek tanımazdı. Başını kaldırmadan camiye varır aynı şekilde geri dönerdi. Çiçekleri sularken de işine o kadar yoğunlaşmış görünürdü ki baktıkça onun hayatına imrenirdim. O küçük sayılabilecek işleri bile bu denli itinayla yapması, eline aldığı her işi dünyanın en ciddi işi gibi sürdürmesi, inceleme yaparken kuruyan yaprakların üzerinde dolaşan elleri ve bende uyandırdığı o sarhoş edici, büyüleyici his… Ben de file çiçeklerim olsun isterdim. Hatta ninemden öğrendiğim şekilde elime bir makas alıp kuruyan file yapraklarını nazikçe kesmeyi hayal ederdim. Sonra oyma dediğimiz raftan bir makas getirir ve tıpkı ninemin yaptığı gibi kuru yaprakları yavaşça kesmeye başlardım. Çiçeklerin içinde kendimi çok özel hissederdim ve o anlar hiç bitmesin isterdim. Saçımız taranırken duyduğumuz mayışma hissinden hiç farkı yoktu dedem ve ninemle birlikte file çiçeklerini budamanın.
Aynı duygularla dedemi izlemeye devam ediyordum. Sonra bir anlık boşluk ve dalgınlıkla dedemi kaybettim. Koşarak dambaşına çıktım ve dedem orada yoktu. Yaklaşık 20 metre karelik bir alandı ve dört yanı bakır file saksılarıyla (kova) çevriliydi. Dedemse ortalıkta yoktu. Kendi etrafımda birkaç tur döndükten sonra dedemin çiçeklerin arasından çıkıvermesini bekledim. Ama dedem yoktu. Dambaştan aşağı baktım. Dambaşın kenarlarında ahşap (dedemin kendi eliyle yaptığı) korkuluklar vardı. Hayat, ev boyunca uzanıyordu ve dambaş eve dikine yapılmıştı. İkisi birleşince L şeklini alıyordu. Dambaştan aşağı bakarken dikdörtgen şeklindeki hayat solumda kalıyordu. Aşağı baktığımda evin giriş kapısını rahatlıkla görebiliyordum. Girişin solunda dedemin kendi elleriyle yaptığı oturak dediğimiz uzunca bir tabure bulunuyordu. Yaklaşık 3 kişilik oturma alanı bulunan bu taburenin üzerinde olup olmadığına baktım. Böyle bir şey mümkün değildi, aşağı inmiş olamazdı ama ben yine de aramaya devam ettim. Onu göremeyince karşıdaki yine dedemin cennet süpürgelerinin çevrelediği “çalduvar” denen asmalı gölgeliğin altında biri olup olmadığını dikkatlice gözlemledim. Sonra sağ taraftaki gül ağaçlarının altına baktım. Dedem hiçbir yerde yoktu. Ortalıktan nasıl oldu da birden bire kayboldu, anlam veremedim. O sırada aşağıdan kuzenlerin sesleri gelmeye başladı. Öğle sıcağını atlatınca biraz oyuna koyulmak güzel olacaktı.
Dedemi bulamayınca aşağıya inip kuzenlerle oyuna koyuldum. Dambaşın tam karşısında bulunan uzunca gövdesiyle kaygan görünümüyle çıkmakta zorlandığımız kiraz ağacı için de yine dedemiz bir çözüm bulmuştu. Demirden yaptığı üç ayaklı merdivenle kiraz ağacında bakkalcılık oynamaya başladık. Küçükken en çok imrendiğim sahnelerden biri apartman katında oturmak ve apartmanın balkonundan bakkal amcaya sepet sallayarak alışveriş yapmaktı. Apartmanda yaşamak çok ayrıcalıklı olmalıydı. Biz de bu sahneyi kiraz ağacında canlandırmaya karar verdik. Sırayla birimiz bakkalcı birimiz de apartman sakini olurduk. Demir merdiveni tırmanarak kiraz ağacına çıkmayı başardım. Uzun ve kaygan gövdesi bir çeşit palmiyeyi andırıyordu. Merdivensiz çıkmanın imkânı yoktu. Kiraz toplamaya başladım. Bir iki ağzıma atıp birkaç da aşağıdan kuzenimin verdiği kovaya atıyordum. Bu kova yoğurt kovalarını andıran minik bir kovaydı aslında. Bir ağaca çıkmanın hazzını yaşayacak kadar çeşitli dallarda gezinip kovayı doldurunca önceden aldığım ipi bağlayıp aşağıya salardım. Artık yeme sırası kuzenimde. Tabii, bizim bakkal ve apartman sakini sıramız biraz tuhaftı. Bakkal yukarıda, apartman katı ve sakinleri aşağıda dururdu. Ne yapalım, bizimki de böyle bir apartmandı.
Ben de aşağıya inip doyasıya kiraz yemeye başladım. Yerken çalduvar dediğimiz asmalı bölgeye çekilip gölgeden faydalanmayı ihmal etmezdik. Dedem orada küçük ve kare şeklindeki bir alanı cennet süpürgesi dediğimiz uzun, yeşil ve hoş kokulu bitkilerle donatmıştı. Düşününce, gerçekten cenneti yaşadığımız yıllardı. Biz kirazların tadını çıkarırken mahalleden bir teyzenin sesi yankılandı kulaklarımızda:
“Gonşular, gonşular..! Helil İbram dayımın dut ağecinden su çıkıyor, gördünüz mü? Aboğğ, bu nasıl iş gıı..! Helil İbram dayım gine yapdı yapıceğini. Hayırdır inşallah! Goşun gıı! Duymeyo musunuz?”
Kadınlar birkaç dakika içinde bahçe kapısının önünde, sokakta toplanmaya başladı. Dut ağacı bahçe kapısından içeri girerken hemen sağdaydı. Biz bu telaşlı kadınlarla birlikte yaşlı, iri gövdeli dut ağacının göbeğinden akan suyu izlerken saatlerdir aradığım dedem evin merdivenlerinden gülerek inip yanımıza geldi. İnanamıyordum. Yukarıda; hayatta ve dambaşta her yere baktığım ve bulamadığım dedem merdivenlerden iniyordu. Şaşkınca bakarken onun büyüklerin sorularını dinlemesini bekledim. Korkak bir çocuktum. Çekingen demek daha mı doğruydu? Hangi duygu veya özellik daha ağır basıyordu, hiç bilmiyorum. Ama büyükler varken dedeme soru sormaya kendimi layık görmüyordum. Dedem heyecanlı kalabalığı gülerek dinledi.
|”Helil İbram dayı bu nası iş? Hiç görülmüş bişey mi? Bu ağecin göbeğinden çıkan su da neyin nesi? Gözler dedemin üzerinde merakla dolanıyordu. Dedemin açıklamaya keyifle geçeceği fark ediliyordu.
Dedem meraklı bakışları yatıştırmak için kelimelerini seçerken diğer taraftan babam, annem ve kardeşlerim de gülerek bakışlarını dedeme dikmişti.
“Telaşlanmeyin; bu gördüğünüz, ağecin göbeğine saldığım suyun akıntısı. Ağeç yaşlı olduğu için göbeği çürümüş, bir nevi gübre birikintisi hâline gelmiş. Doğal yollarla oluşan çukur kısma gül diktim. Kırmızı gül. Sonra da bir hortum uzattım. Bu akan işte o su” dedi gülerek. Çok şaşırmıştık. Kadınlar da şaşkın gülüşmeler eşliğinde: “Valla, Helil İbram dayı Nasratan (Nasrettin) Hoce’yi aratmeyon ha! Ta nele® va® sende kim bilir?
-Dede! Ağaca nasıl çıktın?  Neresinden çıkılır ki bu ağaca?
 Dedemin ortadan kayboluşunun sırrı şimdi açığa çıkıyordu.
-Dambaştan dut ağecine merdiven uzattım. Ağeçle dambaş arasındaki merdivenin üzerinden yol gibi yörüyüp geçtim. (Dut ağacı bahçe girişinin sağında dambaş ise solunda bulunuyordu.) İnanılmazdı! Dedem resmen maceraya atılmış.
- Biz de istiyoz, biz de istiyoz!
-Tamam, emme geçerken dikkatli olun. Diktiğim güle de zarar vermen. Biz koşarak hayata çıktık. Oradan da dambaşa. Dambaşın bahçe girişine bakan tarafından dut ağacına uzanan tahta merdiveni görünce heyecanlandık ve hemen atlamaya karar verdik. Demek dedemin kayboluşunun arkasındaki sır, bu merdivendi. Önce önümüzdeki korkulukları aşmamız gerekiyordu. Küçük olduğumuz için eğilerek altından sıyrılıp kendimizi bir anda merdivenin üzerinde bulduk. Bizim için havalara uçmak gibi bir şeydi. Görünüşte ağaçla dambaş arasındaki boşlukta duruyorduk. Her çocuğun belli aralıklarla uçma tutkusu gün yüzüne çıkar. Bizim de elimize boşlukta durma fırsatı geçmişti. Normal şartlarda duramayacağımız bir yerdi ve kalbimiz inanılmaz çarpıyordu. Merdivenin her bir basamağında tatmin olacağımız kadar oyalandıktan sonra dut ağacına ulaştık. Bu, inanılmaz bir şeydi. Yıllarca bu ağacı aşağıdan seyretmiştik. İşte, ilk kez ağacın iç tarafını, göbek kısmını ve iç dallarını gözlemleme şansımız oldu. Bu büyüleyici deneyimde ortada duran gül ağacını incelemeyi de unutmadık. Dedemin tercihi açılmış tek gülü olan bir ağaçtı. Yani yalnızca fidanını dikmekle kalmamış aynı zamanda çiçeği açmış vaziyette olan bir gül fidanını tercih etmiş. Baktığımızda dut ağacının göbeğinde gül açmıştı. Bunu, hayatta kaç kişi yapardı ki?
 Hayatta kaç kişinin dut ağacında gül yetişiyordu? İnanılmaz bir aileydik, inanılmaz bir dedemiz vardı. İnanılmaz yıllardı. Artık o yılların yaşandığına dair bir kanıt bulmakta zorlanıyorum. Her şey çok tatlı bir rüyanın hemen sonrası gibi... Bir de ev var içimde oyuk oyuk yaralar açan. Ağaçlarsa sanki rüyalarımızda varmış. Uyanınca ortadan kaybolmuş.
 Şimdi ne mi yapıyorum? Geçmişe kurduğum hayal merdiveninde bir elimde tütsülerim bir elimde file çiçeklerim, boşluğa tutunarak ilerliyorum. İlerledikçe sonsuz oluyorum.
                                                                                                                      Ayşe OKTAY
                                                                                                                      #yazargibiyim 

9 Ağustos 2019 Cuma

Prensesler Ölmez Anneciğim (Işık 'ım)

Işık

Prensesler Ölmez Anneciğim (Işık’ım)
Işık, anneciğim... Biliyor musun, annenin hamile olduğunu ilk duyduğumda inanammamıştım. Sevinçten, heyecandan yok artık, dedim. Doğurduğunu görmeden inanmam. Gün geçtikçe belirtiler artıyordu. Annen karnını yalıyor, karnı hafifçe büyüyor ve sürekli uyuyordu. Hiç olmadığı kadar sevgi bekliyordu benden, bizden. Kendini ilk fırsatta yere atıyordu. Siz doğacağınız gün durduk yere öğlen vakti miyavlamaya başladı. Hiç susmadan süren miyavlamalar sırasında kardeşlerini yani dayılarını tutup sürüklemeye çalışıyordu. Hele Rüzgâr dayına o gün hiç rahat vermedi. Biz de iyi gülmüştük. Yavrusu mu zannediyor yoksa saldırıyor mu, hiç anlaşılmıyordu. Hemen tuttuğum gibi bahçeye götürdüm. O an doğuracak sanıyordum. Tecrübesizim ya. Dayılarının doğumunda Hayat(anneannen) bizden saklamıştı da iki gün sonra ortaya çıkarmıştı. O gün, gün boyu sancı çeken anneniz sürekli kuytu bir yer arıyordu. Nereye gitse anneanneniz, dayılarınız rahat vermiyordu. Ben de ona yardım etmek için kuytu ve güvenli yerler gösteriyordum. Tüm gün süren arayışların sonunda o akşam hâlâ doğum yapmamıştı ve biz balkonda otururken nostaljik dikiş makinesinin altına yuvalanmıştı. Mırlana mırlana saatlerce durdu orada.
Gece saat 00.30 idi. Baktım, yavrular gelmeye başladı. Siz geliyordunuz miniğim. İnanamadım, anneniz gerçekten de doğuruyordu. Tek mi yoksa iki mi dedim. Zaten daha fazlasını ummuyordum. O minik bedeni için tahminlerim bu şekildeydi. Birkaç dakika içinde iki olduğunuzu fark ettim. Sessizce annenizin doğumuna yardım ettikten sonra huzurla ayrıldım yanından ama aklım hep ondaydı. Sabah erkenden kontrol ettim. Anneliği çok güzel başarmıştı. İki minik yavrusu olmuştu. İkisi de kendisi gibi sarı, kahve tüylü kafalarıyla annesinin memesini arıyordu. Biri sendin, biri daha sekizinci günde, henüz gözleri açılmadan kaybettiğimiz minik kardeşin.
Işık’sız Kaldım Anneciğim
Işık… Sana Işık ismini koymuştum. Bilmem neden... Senin doğumun kalbimde ışıklar yakıyordu. Tüm hayallerimde benimle birlikteydi. Önce annen sonra dayıların derken sayınız gitgide çoğalıyordu. Buradan birlikte taşınacaktık. Eğer yerimiz dar olursa sen ve anneni götürecektim. Ama sen artık hep 5 haftalıksın ve ömür boyu buradasın. Göğsümün orta yerinde sönmeyen bir ateş bıraktın. İlk günler ayakta kalmak için yediğim lokmadan, içtiğim çaydan, sudan utandım anneciğim. Daha bir gün öncesinde hiç evden ayrılmayan ben o gün işlerimi halletmek için mecburen ayrıldım. Sadece birkaç saatliğine. Giderken her şey yolunda gibi görünüyordu. Koşarak geldim evime. Seni göreceğim, sana sarılacağım için. Geldiğimde yatağında boylu boyunca uzanmış ve erimiş hâlde buldum seni. Daha giderken minik bir kirpi yavrusunu andırıyordun. Saatler içinde nasıl da bu kadar eriyebildin annem! O yuvarlak suratın, o kabarık tüylerin, kocaman göbeğin erimiş yerine ipince bir Işık kalmıştı. Çığlık çığlığa çeşmeye koştum. Belki sıcaktandır, belki serinleyince geçer dedim. Annen o gün anlamış olmalı ki seni emzirmiyordu bir türlü. Sen inlemeye başladıktan sonra karnının aç olduğunu fark edince şırıngayla besledim annem. Aradım ama çaresini bulamadım. Umut vermediler.
Biliyor musun, geçtiğimiz kış annen çok zayıf ve hasta bir kedi olduğu için aklım her gün onda kalırdı. Kış ortasında tam da kar yağdığında ağır grip geçirdi. Ona da iyileşmesi zor, dediler. Minicikti. Yedi gün bir şey yemedi. Tam yedinci gün ekmek içi yemeğe başladı. Onu iyileştirebilmek için bahçeye soba kurdum. Sabaha karşı kaçıp giderdi, sanırım soba söndüğü için üşüyordu. Öğlene kadar onu arardım. Grip olduğu için kulakları iyi işitmiyordu. Öğlene kadar onu arardım elimde bir değnekle. Değneği etraftaki tahtalara, demirlere, evin tavan kısımlarına vurarak duysun diye uğraşırdım. Bir gün tam umudumu kestiğimde ve tüm mahalleyi arayıp eve döndüğümde bahçede çuvalların üstünde kardeşi Tom ile birlikte oturduklarını gördüm. O hasta hâliyle nasıl yürüyebilmişti bilmiyorum. Baktığımda Tom ona masaj yapıyordu. Anneleri çoktan bırakmıştı ama onlar birbirlerini bırakmamıştı. Ta ki dayıların doğana kadar. Dayıların doğunca Tom eve gelmez oldu. Annen evdeydi ama onlardan uzak duruyordu. Şimdi ise dayılarına annelik ediyor. Senin yokluğunda annen çok tuhaf hareketler sergilemeye başladı. Ondan daha önce duymadığım miyavlama şekilleri, sabaha kadar camımda mırlanmalar, camı tıklatmalar, kucağımdan hiç inmemeler… Siz doğana kadar anneniz mutsuz bir kediydi. Yeterince hareketli değildi. Genelde mutsuz ve hâlsizdi. Ara sıra kardeşi Tom ile oynardı. Sizden sonra hareketlenmeye, neşelenmeye başladı. Tam senin ilk gözün açıldığı gün kardeşini kaybetmiştik. Sekizinci gün. O gün kardeşin son kez elini annesinin eline koydu ve o günden sonra annen tüm enerjisini sana verdi. Maalesef annelik deneyimi 38 gün sürdü. Seni nasıl da saklardı dayılarından. Onlar seni görünce gelip vuruyorlar diye kuytuda durmanı istiyordu.  Sen ise aksine çıkıp gelirdin kutundan. Malum senin dayılar ordu gibi. Annen onlar küçükken korkusundan mı yoksa yabancılığından mı kaçardı hep. Senin dayılar da sana alışacaktı zamanla, yaşasaydın.
minik kedim
Işık


Işık
Işık.. Bebeğim… Balkona çıktığımda yatağını bomboş görünce sığamıyorum oralara. Döne döne yatışmaya çalışıyorum. Odama girdiğimde birlikte uyuduğumuz sepetin kalbimin üstüne bir ağırlık konduruyor. İştahla sarıldığın şırınga da senden çok şey bıraktı bana. Camdan dışarı baktığımda dışarıdaki yatağını görünce sanki her şey rüyaymış gibi geliyor. İlk günler camdan seni çağırıyordum. Her zamanki gibi zıpır zıpır koşup kutudan çıkmaya çalışacaksın gibi. Hastayken yanından beş dakika ayrıldığımda beş saat gibi gelirdi. Nasıl heyecanla koşardım yanına anlatamam. Seni son kez kucağıma aldığımda iki kez derin nefes alıp verdin ya o an anladım gideceğini. Aklıma mukayet olmaya çalışıyordum. Yokluğunun ilk günleri ismini çağırırken alevler sarıyordu bedenimi. Sana bunları yazmayı borç bildim anneciğim. Şimdi de boğazımdaki düğümleri tutmaya çalışıyorum. Aslında bunlar buz dağının görünen yüzü. Daha fazla negatif konuşmayacağım minik prensesim. Bu arada daha on gün öncesinde minicik mişsin hâlâ. Son on gündür tüylerin kabarmış, göbeğin tombikleşmiş ve yetişkin kediler gibi biraz kendini göstermeye başlamışsın. ..
Seni görmek için çabalıyorum. Bahçede kardeşinle ikiniz yan yana görünce bazen başaramamışlık hissi tüm gücümü alıp gidiyor. Ben hep seninleyim anneciğim. Sen de hep benim minik, prensesimsin. Hep yanındayım.