Etiketler

deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2020 Pazar

Yolculuğum Kendi İçime


Beklentiler
Yolculuğum Kendi İçime

Çok küçükken kopmuşum realiteden. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar sağ olsun hep bir kurtarıcı bekledim. Kurtarılma sahnemse hep aynıydı. Arkamdan yaklaşan araba seslerinin birden yavaşlayan bir tonda durmasını beklerdim. Çok isterdim hayalimdeki gibi bir araba dursun ve bütün yaşamımı değiştirsin. Sihirli bir değneğim olsun isterdim. Özellikle yaz mevsiminde çoğalan arabalar bambaşka yerlerden geliyordu. Baharla birlikte başlayan heyecanım yazları doruk noktasına ulaşırdı. Hiç tanımadığım şehir ve ülkelerden hiç tanımadığım insanlar gelirdi o arabaların içinde. "Acaba bu mu?” diye yüreğim kalkardı her seferinde. Belki beni hayalimdeki gibi önemli biri yapacak, masalımsı yolculuğuma çıkartacak, belki içimdeki cevheri keşfedecek kişi o arabadaydı. Tam olarak tanımlayamıyordum bile. Ne bekliyordum, ne istiyordum?... Somut bir isteğim olmasa da beklentim, hayatıma girecek renk ve heyecandı. Tabii başarı da. 

Yazları çok güzel olur bizim oralar. Yol boyunca uzanan selvi ağaçlarının yol üstüne düşen gölgelerine basa basa geçerdi tüm yabancı arabalar. Özellikle siyah ve beyaz olanlar. Beni içimdeki cendereden kurtarma ihtimali olan tüm arabalar.

Nefesimi tutarak geçirdiğim günler ve yıllar… Beklenti içinde, hayal ülkesinde kimi zaman da hayalciliğime kızarak son derece realite ile gelgitler yaşarken o gün geliverdi.
Bir gün o araba yaklaştı. O an nefesimi tuttum. Gerçekten de çocukluk hayalim ilk gençliğimde gerçekleşebilirdi. Birden gazı kesip yavaşladı… İçimden tahminler geçiriyordum. İçinden yükselecek bir ses bana neler diyecekti… Tam bir şeyler olacakken aynı hızla vitesi takıp ilerledi ve o senelerdir beklediğim an, saniyeler içinde son buldu. Uzun yıllar gerçekleşmesini beklediğim sahne yerle bir olmuştu. İşte bu kadarmış. Tüm hayallerimin gerçekleşebilme ihtimali bu kadarmış. Beklediğim yılların bu anlık olaya orantısına baktığımda hiç de yakıştıramadım kendime. Bu uzun bekleyişe değmemişti doğrusu.

Saatler geçti. Aldığım bir telefonla o arabanın gerçekten benim için durduğunu anladım. Ama vazgeçmişti. Bunu saatler sonra öğreniyordum. Kader bu ya… Benim kaderime etki etmesi için o gün o saatte o araba durmalıydı ve içinden gelen ses tüm hayatımı değiştirmeliydi. O ise başka bir saatte ve ortamda konuşmamızı doğru bulmuş. Dedim ya… İçimde yılların ukdesi vardı. İçimdeki yokluk hissinin gitmesi için buna ihtiyacım vardı. Bir şeyler olacaksa benim istediğim gibi olmalıydı. Olmadı. O gün o araba durmadı ve içindeki benimle konuşmadı. Sonradan yapılan konuşmaların fikrimi değiştirmeye etkisi olmadı. 

Vaatler, uzun konuşmalar, hayaller… Hayallerim bana özeldi. Yaşantılarım içinse zihnimde şemalar oluşturmuşum. Sadece o şemaları okuyabilen hayatıma girebilirdi. Her şey ne kadar güzel olursa olsun zihnimdeki şemalara uymuyorsa kabul etmeyecektim. O boşluklar o kadar kocaman ki… Ukdelerin gün geçtikçe büyümesinden bahsetmiyorum bile… “Olsun!” da demeyeceğim… Olursa benim istediğim gibi olsun diyeceğim hep… O gün o araba durmadı ve ben birinin kurtarıcılığını beklemeyi bıraktım. Beklemeyi bırakmış birine Allah’tan başka kimsenin hükmü geçmezdi.

Kendisiyle vakit geçirmeyi beceremeyen ve hep daha fazlasını isteyen birinin isteklerini kendi içine yöneltmesiydi belki yolculuğum. Yolculuğum dıştan içe bir hâl almaya başlamıştı. Şimdi içimdeki küçük kızı ve andaki yetişkin görünümlü delimsirek kızı o kadar seviyorum ki… Kendimle o kadar iyi geçiniyorum ki… Etrafımdakileri deli gibi kıskandıran bir memnuniyet ve delilik hissi… Çünkü geç buldum kendimi. Geç buldum ve içimde ne kadar kıymetli cevherler taşıdığımı yeni fark ettim. Ben kendimi geç buldum. Bu sıradan hayatta sıra dışı bir tek kendimi bulabildim. Rastlamadım benim kadar sevebilen benim kadar hissedebilen birine(O ve onların haricinde.). Her geçen gün daha çok şükrettim hisseden bir kalbim olduğu için.

Her geçen gün yeni bir katman, her gün yeni bir mağara, yeni ve izbe bir alan keşfediyorum kendi dehlizlerimde. Hep aydınlanacak daha çok alan belirliyorum. Başardıkça heyecanımın arttığını fark ediyorum.
Şairin de dediği gibi sensiz de yaşarım artık ama senle bir başka yaşarım, diyebiliyorum. Ağaçlara karışır, havaya karışır, rüzgâra karışır bedenimiz ve enerjimiz. İki kat mutlu oluruz, iki kat seviniriz ve iki kat yaşarız hayatı. Ben bıraktım beklemeyi. Ama dedim ya…                                                                                                                                #yazargibiyim
                                                                                                                         #makaleseç
                                                                                                                      ( 22.04.2020 - 09.32)   

11 Nisan 2020 Cumartesi

SONSUZ DEKORASYON EVRENİ


Sonsuz Dekorasyon Evreni
Beklenmedik anlarda yakalandığınız bir yokluk hissi vardır. Kim olduğunuz, nereli olduğunuz, nereye ait olduğunuz, nereye ait olmak istediğiniz, sahip olduğunuz veya olamadıklarınız... Benimse anlık sendelemelerin dışında pek de şikâyetim olmazdı. Yakınmanın insanı çırpındıkça boğulacağın bir batağa soktuğunu bilirim. O gün baharın hoş buldum şarkılarına kulak verip çıktım sokağa.

 Bir şeyleri yeniden, bir şeyleri ilk defa keşfeder gibi baktım etrafıma. Yan tarafa dizili yeşil gövdeli ağaçlar dekorasyonun en güzel parçasıydı. Gökyüzüne baktım. Masmavi bir çadır gibi hiç eksilmiyordu üstümden. Üzerimden hiç eksilmeyen sonsuz bir çadır. Nefesimle gökyüzünün mavi beyaz baloncuklarını çektim ciğerlerime. Bulutların tel kadayıfı andıran hayalimsi katmanları  süslemişti masmavi bir nazarlığı andıran gökçatıyı. İsmini bilmediğim renklerde, ismini bilmediğim kuşlar uçuşuyordu. Esrarengiz hayatlarına hayran olduğum irili ufaklı diğer kuşlar, isimsiz nice böcekler, onlara eşlik ediyordu. Çeşitli kuş sürüleri, ücretsiz film gösterimi sunuyordu mevsimlik göçlerini yaparken. Evrenin bütün canlıları bana koşuyor gibiydi. Kostümler, renkler, suflörler, dublörler, dekorlar, sahneler, filmler, gösteriler ve sonsuzluk bana çalışıyordu. Bir tek benim görebildiğim sırlı bir döngünün içindeydim, biliyordum. Hani okul yolunda her gün yanından geçip hiç fark etmediğin selvi ağaçlarını ilk defa fark etmek ya da onları yeniden keşfetmek gibi. Hep üzerinden geçtiğin otlara eğilip onların var olmak için verdiği mücadeleye şahit olur gibi. 
Deli olduğumu düşünecekler...

Yürüdükçe ciğerlerime dolan mavi hava kabarcıklarını bütün hücrelerime sindirmeyi bekledim. Yavaş yavaş oksijenle dolan bedenimin hafiflediğini fark ettim. Küçük, sevimli bir balon gibiydim evrenin sonsuz dekorasyonunda. Kendi içimde bir oyun başlattım. Oyunların çocuklara özgü olmadığını, hatta insanın belli bir yaşı olmadığını fark ettim. Yaşadıkça genişleyen bir evrene benziyor insan. Kendi çaparlarında yeni keşifler yapmanın hazzına varıyor. Haz duygusu gelişiyor yıllarla birlikte. Aslında yıl dediğin de rakamlardan ibaret. Aydınlanmayla başlıyor asıl kendi hayatın, ilk yaşın. O güne kadar mış’larla, zanlarla, taklitlerle yaşamaya çalıştığın hayatı ilk defa yeni ve orijinal bir pencereden bakarak yaşamaya çalışıyorsun.

Ağaçlar, kediler, gökyüzü ve otlar… Yapraklar… Çiçekler, dallar, filizler ve kökler… Kökler demişken insanın köklerini bilmeye ihtiyacı var. Köklerine tutunmaya ihtiyacı var. İnsanın kendini tanımlamaya ihtiyacı var. Kendini bulmaya hakkı var. Aramaya doğru yerden başlarsa doğru cevapları almaya hakkı var. İnsanın fark etmeye ihtiyacı var.
Şimdi o üzerinde yürüdüğümüz yol su olup akmaz mı önümüzden? Ağaçlar, kuşlar, levhalar işaretler bizimle birlikte akmaz mı? Bize bir merhaba yapmaz mı ilahi düzen?

Yolculuğumun biraz dinlenmeye ayrılan kısmında sessiz ve otluk bir gölge buluyorum. Oraya uzanmayı kimse akıl etmez. Çoğunluk; gürültüden insanın beynindeki doğal akışı şaşırtan, insanların anlamak için dinlemediği, anlaşılmak için konuşmadığı curcunalı mekânlarda oturmayı tercih edecek. Benim otluğum bana ait olsun. Kimsenin tenezzül etmeyeceği ve kimsenin işgal etmeyeceği huzur alanı. Dünyanın en güzel soluklanma köşesiydi. Oturdum, uzandım, dinlendim… Vakit ilerledikçe iç dünyamda anlam veremediğim uyuşmalara sebep  olan bu harikalar diyarı... Bu harikalar diyarı bedavaydı gerçekten. Şairin de dediği gibi “ Hava bedava, su bedava… “ yaşamasını bilene. Seni seviyorum esrarengiz doğam.
Not: Doğaya olan hayranlığımı kelimelerle anlatmak, onu sınırlandırmak yeterli gelmiyor. Bu sevgimin küçük kızım, Doğakuş’un isminde canlanmasını istedim. Minik yavrumun adı aslında Doğa’dır. Ben ona Doğakuş diyorum. Şirinliği, hareketliliği, nevi şahsına münhasır tuhaf miyavlaması, tek başına yemek yemeyi çok sevmesi(Sahibine çekmiş diyorlar:D) Mutlu olsun/lar…  :)          

#yazargibiyim (yazargibiyim.blogspot.com)
#makaleseç  (makalesec.blogspot.com)
@muhayyel_l  (instagram)















29 Nisan 2016 Cuma

UMUT TACİRLERİ




Merhaba,
Umut tacirleri adını verdiğim bu yazımı genellemek istedim. Bu yazımı karınca gibi sıska bacaklarının üstünde durarak  koca bir “izm” sistemini sırtında taşıyan herkese ithaf ediyorum. Fakat bunu yaparken sizlere asla dik durun, duruşunuzu bozmayın, değerinizi bilin, demeyeceğim. Biliyorum ki şartlar bazen size kendinizi değersizleştirme iznini veriyor. Kepçesinin kimin elinde olduğunu bilmediğimiz bir kazanda kaç kez tepetaklak olup kaç kez doğrulduğumuzu bilmiyoruz belki de.  Ama yine de güçlüyüz, bizi kimse öldüremiyor. Akan bir nehirde tersine yüzmeye çalışıyoruz hiç bıkmadan ve bu başlı başına bir sorun gözüküyor. Yapmamız  gereken tam da şu aslında: “salıvermek”. Gittiği yere kadar deyip gerekirse toslamak. Yeterince tosladıktan sonra yön değiştirmek.
O kepçenin sahibini bulup bir şekilde kendilerinin ekmeğine yağ sürerek geçinmeye çalışanlara kızgınsınız belki ama bir düşünün! Aynı şans size verilseydi onlar gibi olabilir miydiniz? İşçinin aldığı bir günlük izinde bile gözü olan kodamanlardan olabilir miydiniz? Kendisi  1 milyon kazanıp çalışanına 1000 tl. nin hesabını yapanlardan olabilir miydiniz? Bu mevkiye nasıl geldiniz sorusuna içten içe hınzırca gülerek ama yapmacık bir tavırla “insanlara tavsiyem ‘çalışın, çok çalışın’” diyebilir miydiniz? Çalışmanın tek başına yeterli olmadığını birilerinin “kazancılar” tarafında birilerinin de “bulgurgiller” tarafında olduğunu biz zaten biliyoruz. Bulgurun kaderini kim ne kadar değiştirebilir ki? Umut tacirleriyle kim baş edebilmiş bugüne kadar?

Başarının bile fazlalık olduğunu, kaliteli duruşların onlara fazla geldiğini ve aradıklarının tam da sen olmadığını biliyorsun artık değil mi? En iyisi olmak demek en iyi rolü yapabilmek demek. Bunu biz bilmiyor muyuz? Yeni öğrendik. Ancak yaşımız, kalıplarımız ve biricik ailelerimiz, ailelerimizin öğretileri  gereği kişiliğimizde değişiklik yapacak durumda değiliz. Ne diyelim, Allah onlara zeval vermesin, Allah kişiliğimize zeval vermesin.

19 Haziran 2015 Cuma

VEDALAŞMA VAKTİ: KAYBETTİK

                                          
  VEDALAŞMA VAKTİ:KAYBETTİK
     Geçip giden ne varsa hepsiyle yürekten vedalaşmak gerek. Bilmeliyiz ki beklentilerimiz, ya olursa diye iç geçirmelerimiz, tekrar tekrar peşinden koşmalarımız, dua ve inzivaya çekilmelerimiz hep zayıf kişiliğimizin ürünü. Kaybettiğimizi kabullenemiyoruz bir türlü ama ben söyleyeyim: KAYBETTİK, KAYBETTİK, KAYBETTİK!!!…
       Annelerimiz dualarını yaparken biz fiili duamızı yapamadık, yüzüne her baktığımızda utancımızdan ölmek istedik yine de yapamadık. Ölmeyi isteyecek kadar utandık, tiksindik kendimizden yine başaramadık. Spontan hayatlarımıza küçük renkler katmak istedik, kimi zaman başardık. Başarılarımız hiç takdir görmedi, hatta görmezden gelindi çünkü bizim, bizim adımıza mutlu olan bir çevremiz olmadı. Kaybımızla mutlu olan çok oldu ve onları sevindirmeyi bir görev bildik. Bu kahırla ve bitmeyen sorgulamalarla hep yeniden başladığımız yere geri döndük. Kafamızda tonla soru işareti: NEDEN, NEDEN, NEDEN? !!!
       Kıyıya her yaklaşmamızda ya bir rüzgâr ya bir fırtına ya bir heyula… Gücümüzü kesiyor, boşuna çırpınıp yorulmamıza sonra da alabora olup boğulmamıza sebep oluyordu. Savaşmadık mı? Evet savaştık fakat maalesef düşmanlarımız kancık ve savaş ahlakını bilmiyor. Ama ne zaman nereden ve nasıl vuracağını biliyor ve kazanmış görünse de hep kaybettiğini düşünüyor. Bu belki bir nimet.

   Kaybettik ve bir türlü kabullenemedik. Alınyazısını doğru okuyamadık.Yedi kuşak belirlermiş insanın kaderini. Yedi kuşak kazandı, biz kaybettik. Bir yerden sonra mücadele yüzsüzlüktür! Gitmediği yerde durmak gerek. Bunu bilsek de debelenmekten, rüsva olmaktan ve utanmaktan yorulmadık. Kaderimizde olmayanı yaratmaya çalıştık haddimiz olmadan. Her seferinde ayağa kalkacak bir bahane bulduk. Ya şimdi?...

7 Ağustos 2014 Perşembe

SEZAİ KARAKOÇ ve BANA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Sezai Karakoç 

SEZAİ KARAKOC VE BANA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

   En güzeli söze göbeğinden başlamak. Benim gibi edebiyatçı olup da edebiyata hasret yaşayanlar, matematik dersi anlatır gibi edebiyat anlatılmasından bıkanlar elbette vardır. Şiir ve roman sevdasıyla çıkılan bu yolda üniversitede sukutuhayale uğrayan tek ben değilimdir diye düşünüyorum. Ama hocalarına:” Şöyle bir edebiyat sohbeti yapın da dinleyelim hocam” diyen tek ben olabilirim. Anlaşılacağı üzere, edebiyat içinde edebiyata hasrettim.

   Üniversitedeki şiir yazma çabalarım olumlu dönütler alınca bunlardan bir tanesinin hocam tarafından“Edebiyat Otağı”na gönderilmesi ve yayınlanmasına rağmen  sonrasında benim, yılda iki üç şiir yazacak kadar duygudan yoksun hâle gelmem de edebiyatın ne kadar dışında yaşadığımın göstergesi olmuştur.
 Yıllarca, “Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

                  Meyveler sabırla olgunlaşırmış

                  Bir gün gözlerimin ta içine bak

                  Anlarsın ölüler niçin yaşarmış” ın üstüne başka şiir tanımadım.

   Son günlerde garip bir şekilde –duygusuzluğumun dibe vurmuş olmasına rağmen- şiir okumaya ve dinlemeye başladım. Bunu bilinçli olarak yapmadım. Çünkü her şeyde olduğu gibi şiirleri de hep sonralara bıraktım. Dinleyeceğim şarkılar mesela… Bir gün dinlenecek ama o bu gün değil. Karmaşık hayatıma eski tatların yeniden girmeye başladığını fark ettim.
     Formasyon sürecinde sunumunu yapan arkadaş bana : "Kaçırdın" (gülerek) dediğinde ben de ona: “İkinci Yeni”nin en sevdiğim sanatçısına( son şairi o anlatmıştı) yetiştim, sorun yok, demiştim.

    Son aylarda yine farkında olmadan (sonradan bilinçli bir şekilde) okumaya başladığım “En Sevgiliye” şiiri… Birkaç aydır sosyal medyada döne döne paylaştığım bu şiiri -hatta başbakanımız da okumuş-  her seferinde yeniden keşfediyor gibiydim. Okudukça –zaman zaman- taşlaşan yüreğime dokunan çok az şiir olduğunu ve bunların başında da “Karakoç Şiirleri”  olduğunu idrak ediyordum.

    Son günlerdeki ilginçliklerim bunlarla da sınırlı kalmayacaktı. Karakoç deyince, Karakoç Şiiri denince ben de ağlamaklı hâller, bir özlem... Öyle bir şairi –belki - bir gün tanıma arzusu… Olmasa da ihtimaldir işte. ayrıca Karakoç, soy ismininde bir cevher olduğunu düşünen tek ben olabilir miyim? Sezai Karakoç, Abdurrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç.
Onun eserlerine duyduğum bu hayranlığı elbette dizelere, ses ve söz uyumlarına bağlamayacağım. Bu bir kalp işidir, kalbindekini en iyi yansıtan şair kişidir.

       İşte böyle… Böyle zamanlarda –bu zamanlar az olsa da-  içimdeki şirin çocuk dışımdaki hırçın çocuğa galip geliyor. Zaferin sahibi çocuk diyor ki:

“Eğer öfkeliyseniz bir Karakoç şiiri okuyun.

Mutsuzsanız, bir Karakoç şiiri okuyun.

Duygularınızı mı kaybettiniz, bir Karakoç şiiri okuyun.

Edebiyata mı küsdünüz, bir Karakoç şiiri okuyun.”  Belki hiç ses çıkarmadan hepimiz konuşuruz, hepimiz anlaşırız.

11 Ocak 2014 Cumartesi

BEYNİM BANA BİR OYUN OYNUYOR


                                                                BEYNİM BANA BİR OYUN OYNUYOR

Söze nereden başlayacağını bilememek, nerede bitireceğini bilememekten biraz daha güç. Bir saat önce başlasam belki daha farklı bir cümle olurdu, bir saat sonra yine farklı… Sürekli düşünüyor olmanın verdiği bir değişkenlik.

       Gerçek dünyaya dönememe, problemleri kafada tekrar tekrar yaşayıp üzülme, tekrar tekrar haklı olduğunu anlatmaya çalışıp başaramadığın için üzülmek… Sonra da onlar gibi olamadığının bilinciyle dipsiz bir kuyuda debelenmek. Okuduğun onca kitap, deneyimlerin ve vicdanın oynama hakkını vermiyor. Oyun varsa gurur inciniyor. Dürüstlük başta gelir, öyle öğrenmişsin, erdemlere kıymet vermişsin; bu yüzden kendine dürüst olmaya ihtiyaç duyuyorsun. Başkalarından da erdem bekliyorsun, göremeyince tutunamıyorsun.

          Beynim bana oyun oynuyor… Nasıl oluyor çözemiyorum. Ben ki matematiği kafaya koyup hâlletmiş bir sözelci, her formülü deniyorum; çözemiyorum. Tutunanların formülü ne? Artık biliyorum, onların bir formülü yok; her şey yapıyla ilgili. Onlar öyle doğdu ve bir kez daha anlıyorum, bu işin bir kitabı, kuralı, formülü yok. Artık ümitsizliğimi kabul ediyorum. Ben ve onlar arasındaki farklar gittikçe çoğalıyor. Fark kapanmaz hâle geliyor. Dürüst olmaya çalışırken, kırıcı olmak, kırdığını kabullenmek; ama ben de kırıldım diye açıklama yapmaya çalışırken, suçluluk duygusunun pekiştiğini fark etmek… Erdemlerini başkaları anlamıyor diye onları içten içe suçlamak, sonra yine kendini suçlamak... Herkes gibi olamadığın için…

           Beynim bana bir oyun oynuyor ve ben hâlâ bunu çok da anlamış sayılmam. “Solgun bir gül oluyor dokununca” diyor şair. Bu gül benim ümit ettiğim her şey, dokununca kâbusa dönen, yok olan ya da beklemediğim şekilde olumsuz gelişen her şey. Daha iyi bir tarif bulamıyorum. Şairin bu şiirini çok kıskanıyorum. Şairin şiiriyle avunuyorum. “Solgun bir gül oluyor dokununca”, arzu ettiğim her şey.. Hepsi gözyaşıyla yapıyor finalini ve benim affetmem zorlaşıyor.

                                                                                                                                                       Yazar GİBİYİM

2 Temmuz 2013 Salı

BU ÇIKMAZ NEREDE BAŞLADI?














Bu Çıkmaz Nerede Başladı ?


Bugün on, on bir yıl önce bir arkadaşımdan aldığım mektup geçti elime. Daha önce de defalarca okumuş olmama rağmen yine alıp götürdü beni bir yerlere. Çünkü hakkımda yapılan birtakım tespitler vardı.İçeriğine değinmeyeceğim; ama arkadaşımı kişiliğimle etkilemiş olmalıyım ki bana o satırları yazma ihtiyacı duymuş.
       Yıllar sonra o mektubu okuyunca şöyle(lafın gelişi) bir silkelendim. Bu aralar hiç böyle şeyler duymuyorum çünkü. On yıl sonrasını sorarlar ya hep, ben on yıl öncesine baktım da eski benden eser kalmamış.Ne kimseye görüş bildiriyorum ne atılıp ben bu şekilde düşünüyorum diyebiliyorum. Anladım ki bu on yıl benden bir şeyler çalmış. Mücadeleci,inandığını söyleyen vatandaş gitmiş; yerinde yeller esiyor; ama kendini hâlâ eskisi gibi sanıyor.

      “Bir sen var senin içinde arkadaşım!” diye haykırıyor bir ses. “Senin akıl mazide, bedenin âtide, olmuyor böyle, olmuyor. Sonra da dersin: “Nerede yanlış yapıyorum? Nerede başladı bu çıkmaz? Allah’ım, ben neredeyim? Kim ki bu insanlar?” Olacak o kadar. Eşekten düşmüşe döndün; ağzın burnun kanamıyor ama iç organların fena hâlde kan kaybediyor, mesela kalbin.Anladın mı şimdi, en çok hasar nerede? “Mazi, içinde bir yara” fark ettin mi bunu? Gel merhem ol şimdi kendi yarana. Şimdi hatalarını sıralayacağım, iyi dinle:

1-)
Birinci ve en önemli nokta: Ben senin içindeki, özündeki gerçek “ben”. Sen ise yüzeysel düşünen, ne yaptığını bilmez basit birisin. Burada anlaşırsak diğerlerinde zorlanmazsın.

2-)
Ömür bir köprüdür, gelir geçersin. Bu kaçınılmaz son. Ne var ki bunu bile bile bu gidişata direnirsen çok yıpranırsın. Rahatla.

3-)
Bütün olayların içine girmek zorunda değilsin. Bu seni yıpratıyor. Bazen dışarıdan izlemenin zevkini tatmalısın. Ancak ölçüyü bilmiyorsun. Ölçüyü öğren.

4-)
Hep bir tek haklı arıyorsun. Oysa herkes kendine göre haklı olabilir. Esnekliği öğren.



Şimdilik bu kadar; sana vereceğim öğütler bitmedi.” diye devam ediyor sonra…

NOT: Bu blogdaki her türlü şiir, deneme ve makaleler zaman damgası ile korunmaktadır.