Etiketler

3 Kasım 2024 Pazar

FARK ETMEDEN


 Fark Etmeden

Fark etmeden çok yorulmuşum.

Aklımı bıraktığım yer kalbimi

bıraktığım yerden habersiz.

Bedenim kafa tutuyor ruhuma,

İnadına sitemkâr inadına neşesiz.

İflah olmaz bir dağınıklığın içinde

çıkışı arıyorum.

Gidilmemiş ülkelerde sanıyorum panzehiri.

Kaçtıkça uzaklaşıyorum ben olmaya verdiğim kavgalardan.

Başka birine dönüşüyorum.

Kendimi aradığım yerin adı yok.

Mecburi sohbetlere dalıp sıradan

İnsanlara dönüşüyorum.

Refik Halit’in Agah Efendisini eleştirmekten

perişan olmuşum.

Agah Efendilere alışıyorum.

Sisli bir havada berrak bir görüş için silkelenir gibi…

Sarsılıyorum bir umut bir şeyler değişir gibi. 

Evden uzaklaştığımı hissettiğim vakitler var.

Kekeme sohbetler başlıyor o sıra.

Yabancı tabelalar dökülüyor

dükkânların camlarına.

İsmini anımsayamadığım kahve

markaları yarışıyor vitrinlerde.

Gürültüler yükseliyor insanların boğaz çakralarından.

Ruhları esir alınmış iri yarı bedenler

Korkunç silüetlere bürünüyor.

Tenekeciden yükselen seslerle yarışıyor her biri.

Belki diye başlayan sohbetler

figüran senaryoları hazırlıyor.

Eyvah demeye kalmadan kapılıyorum girdabına

Sonra başlıyorum sonu gelmez isyanlara.

Vehimlere, keşkelere, suçlulukla karışık nedametlere. 

Bir parçası oluyorum kuru kalabalığın

Boş vermişlik hastalığına yakalanan onlarca beden.

Şehrin angarya reyonları gibi

koloniler hâlinde dolaşıyor sokaklarda.

Kafamın içinde dönen müziğin sesini yükseltmekte

buluyorum geçici çözümleri

Bağırtılarım şarkı oluyor

Beni kimse duymuyor.  (12/07/2023- 03/11/2024. 22.56)

                                                               Ayşe OKTAY

 yazargibiyim.blogspot.com 

 

 

 

 

 

 

 

12 Eylül 2024 Perşembe

BAKIR KAPLAR GİBİYİM

 Bakır kaplar gibiyim.
Her geçen gün artan bir hüzünle kalaylanan
kızıl renkli eski kaplar.
Kalbimin tortuları dökülüyor
Paslı demirler gibi arıtılmayı beklemenin hazzıyla
Günbegün artan bir ışıltıyla
Şenleniyor kalbimin odaları.
Asırlık eski yapılar gibi kayıp çağlara açıyor tunç kapılarını.
Asırlardır buradayım,
Sesim bedenimin duvarlarından dönüp beynimi yoruyor.
Yalnız ve sessiz olduğumu sanırlar.
Nesiller ve paradigmalar var baş etmem gereken.
Tabuları var dik durmam gereken.
Kalabalık bir toplulukla yaşıyorum,
direnmeden.
Bu ne özgür bir seçim.
Ve onlar,
Kaybettiğimi sandılar, kazanmayı seçmediğim için.
Neyin bedelini ödediğimi bilmediğim
acılar çekiyorum.
Göğsümde dikilen suçlu bedenler,
Zihnimde çarpışan atlı askerler,
Mecalsizce tutunduğum bulanık geçitler,
Bastıkça sallanan ahşap köprüler,
Ve payıma düşen kararsız yolculuklar… 
Birkaç damla gözyaşı eşlik ediyor şen kahkahalarıma
Vehimlerim titrek gölgeler çiziyor akşamın dar vakitlerinde
Akşamları katmerleyen ürpertiler sarıyor içimi.
Kaburgalarımda yangınlar birikiyor.
Nefesimi tutup saymaya başlıyorum.
1’de ilkokul bahçesindeyim,
Oyundan atılmışım.
2’de bir duvara direnç gösteriyor minik bedenim,
3’te tohumlaşmış dikenli otların üstüne düşmüş suratım.
Çocuğum, ağlayamıyorum.
Çocuğum, ağlama; diyemiyorum.
4’te terk edilmişim.
Kanıma dokunmuş,
Yıkıp dökmüşüm ne varsa.
Kendimden soğumuşum ona adandıkça.
Yılların üzerinde okyanuslar birikiyor.
Kuytularda yuvalanan istiridyelerde saklı inci taneleri gibi ışıldıyor
ütopyamda umut barındıran düşler.
Sonu gelmeyen umut edişlerimin
yorgunluğu var üzerimde.
Yine de durmuyorum.
Kendimden kendime bir yol çizip
Donuk cismimin içinde seferler düzenliyorum.
Bir yol var biliyorum.
Nedensizce korkuyorum.                                             Ayşe OKTAY (04.01.2024 – 12.09.2024)

 

 

 

27 Eylül 2023 Çarşamba

Bu Uzaklığın Bir Yakınlığı Var

 



        

Gözlerine her baktığımda

Aramızda yeni uçurumlar açılıyor.

Yeni ve sonsuz uçurumlarda köksüz ağaçlara teslim ediyoruz bedenlerimizi

Ki ben o yarlardan sayısız düşüşlerimi biliyorum.

Son düştüğüm yerde atıyor kalbim hâlâ.

Kalbim dizlerimde atıyor.

Düştüğüm yer bir köle pazarı.

Kanım akıyor izbe bir koridora.

Peşinden yaşanabilir ne varsa umut ettiğim…

Varoluşuma adadığım kavgalarım

Ben olmak için verdiğim çabalarım

Kalbimin odalarında büyüttüğüm çiçeklerim.

Elimi attığımda tutacağım ümitlerim.

Sandık lekesinde kaybolan heveslerim,

Bir avuç gözyaşında boğulan sözlerim.

Ödediğim bedellerim…

 

Bu yakınlığın bir uzaklığı var.

Senin kaçamadığın girdapların

Benim geç kaldığım duyguların

Koşup koşup aynı eşikte karşılaşmamız,

Yine dönüp çaresizlikle kaçışımız,

Hedefsiz, bozguncu rüzgârlar gibi etrafa saldırışımız,

Kendimize vuruşumuz…

 

Hiç yara almadan çıkmak da bir başarıysa bu savaştan

Ölü bedenlerle savaşmamıza bir ad konmalı.

Kan ve yara.

Ölümsüzlüğümüze bedel gerekiyordu elbet.

Yüz yüze bakamayacak kadar basıp geçtik

Egolarımızın üstünden.

İz bırakacağız, biliyoruz.

Konuşamayacağımız acılarımız var.

Bilseler korkarlar.

Ya da bilmesinler, orta akıllılar.

Bugün ya da başka bir zaman diliminde

Burada veya başka bir yerde

Yollarımızın kesişmesini beklemeyeceğiz.

Ruhen ayrılamayacak kadar karıştık,

Belki merak ederiz tenlerimizin aldığı şekilleri

Saçlarımızın yaşadığı dönüşümü,

Belki ses tonumuz duruyor mu diye bir de selamlaşmak isteriz.

Biz duruyor muyuz, orada mıyız?

Gelecekte ne kadar varız,

Merak ederiz… 

‎(3 ‎Ağustos ‎2023 ‎Perşembe, ‏‎21:27:20- 28/09/2023 Perşembe, 00,34)     

                                                                                        Ayşe OKTAY

 

        

 

 

 

 

 

17 Ocak 2023 Salı

Fezada Yolculuk




zihninde yer ettiğim kadar varlık sürüyorum.

Beni hatırlamazsan hiç yaşamamışım gibi olacağım.

Unutulmuş isimlerden, terk edilmiş evlerden bir parça olacağım.

Beni hatırlamazsan kaybolup gideceğim fezada

Bugün ya da başka bir gün ölmemin bir farkı olmayacak.

Yokluk denen toz bulutunda,

 bir zerreceği doldurmakla görevlendirileceğim belki de.

Soluduğun havada sonsuzluk çağrısını bekliyor olacağım.

Akşamın ışıkları kırılıyor

Binbir duraklı semada

Yıldızdan taşıtlar inip kalkıyor.

Kimliksiz çocuklar dolaşıyor ay ışığında.

Oyun alanları parsellenmiş sayısız çocuk.

Aidiyet umuduyla ışıklı bahçeler peşinde.

Ama çocukların uyku saatine ne oldu?

 Sabah olacak bir şeklide.

Yaralı çocuklar evlerinden çıkıp sokakları dolduracak bu sefer.

Dokunmadan geçecekler bağ kurma ihtimali olan hiçbir varlığa

Evrene borçlu kalmayıp

Gururlu bir alacaklı gibi

Dimdik selamlaşıp gidecekler.   (24/ 09/2022) Ayşe OKTAY


26 Haziran 2022 Pazar

Bir Yaz Günü Panayırı



 Perdeler kalktı.

Kendi irademle seçtiğim sözde gerçekliğin sırrı aralandı. 

Ta en başından bir parçası olduğum kurmacanin kahramanları oyundan çıktı.

Artık yanıp sönen lambalar yok.

Issızlığın uğultusuna kilitlenmiş 

Uçsuz bucaksız bir yaz günü panayırı...

Apaçık 

Işıltısız

Sessiz ve renksiz

Çıplak ve aleni...

Korkunç gerçeklikler çevreliyor suratımı 

Bitmeyen bir aidiyetsizlikle  evriliyorum

Benim sandığım sohbet odalarından bir yabancı gibi kaçışım ibretlik,

Muhabbet dediğin de lafügüzafttır.

İnsan yalnız kendini dinlemeli.


Maskesiz yüzlerdeki endişeye 

Zoraki ve yalansız konuşmalar ekleniyor.

Göğsümde açılan derin bir boşluk 

Boşlukta yükselen dağlar ve uçurumlar var.

Salıveriyorum oradan aşağıya 

Kaburgalarımda biriken ağırlığı.

Pıt pıt terapi sesleri yükseliyor.

Tuttuğum elleri bırakıveriyorum

Bir özgürlük hissi sarıyor bedenimi

Gerçeğime yürüyorum.

Ben olmadığım yollardan çıkıp 

Bana doğru koşuyorum.

Özlemişim 

Kavuşuyorum. (17/06/2022)

Ayşe OKTAY

#yazargibiyim #makaleseç 









15 Ağustos 2021 Pazar

TEMASSIZ GEÇİYORUM DÜNYADAN

Temassız Geçiyorum Dünyadan

Temassız geçiyorum dünyadan

Dokunulmamış anılar götürüyorum avuçlarımda.

Sonu bilindik hikâyeler yazıyorum gökkubbeye.

Akşam olunca

Küçük kahveli kaçamaklara döküyorum içimi.

Kahve fincanlarının dibinde biriktirdim heveslerimi.

Sinemdeki közlere basıp geçecek cesareti yoktu kimsenin.

Vakti de yoktu.

Sabrı da yoktu.

Beklemedim ki dinlenmeyi, anlaşılmayı…

Anlaşılmak gibi bir derdim de yoktu.

Derin sessizliklere sarılıyorum kimi vakitler.

Şalıma saklanıp boşluğa dalmak da bir ihtiyaç oluveriyor.

Sessizliğin kopardığı fırtınadan irkilerek kalktığım o anlarda

Kafamın içinde atlı ordular çarpışır

Tutamam bedenimi

Sarsılırım eylemli cümlelerin ağırlığından.

Bir inilti dolanır dudaklarıma

Ağrılarıma sarılıp uyuma ihtiyacı geliverir.

Soluklanacak yer ararım.

Evrenin yuvarlağına kondurduğum /sandalyem/

Sandalyem müzikli ilkokul oyunlarında kapılmış olmalı.

O fırsatçı çocuklara söyleyeceklerim var:

Yerimi dolduramayacak dünya!

Kent ormanları gibi

Hep vardım bir yerlerde

Uzaktan izlediğimiz görkemli koruluklar gibi

Soğuk ve mesafeli çitler çektim bedenime.

İzin verdiğim kadar görülebildi yeşilliklerim.

Serin ve kuytu gölgeliklerim vardı.

Hazinemdi onlar.

Açamadım. Ayşe OKTAY  (10 /08/ 2021 -  16 /08/2021)

#yazargibiyim #makaleseç

İnstagram: muhayyel_l

 

Yazar Gibiyim- şiir

 

7 Ağustos 2021 Cumartesi

İPEK BÖCEĞİ

İpek Böceği

İPEK BÖCEĞİ

Nice tokmaksız kapıdan geçtim

Eşikten eşiğe koşarken şükretmenin hazzına vardım.

İçimde saraylar yıkıldığında.

Benim olan harabelere sığındım.

Haneler sakinlerini ışıltılı memleketlere uğurladı.

Yıldızsız kentlere aldandı arzular.

Haneler ışıksız kaldı.

Yapayalnız bir yolculuktu zahirdeki.

Oysa sen tutuyordun ellerimi.

Dağ başına son umut gibi kondurulmuş,

O küçük kulübeden sızan ışık da söndü.

İçimdeki gaz lambalarını yakıp

Yeniden bir yola çıkma vaktidir.

Belki eylemsizliktir,

Ütopyamda büyüttüğüm dut ağacının kovuğuna sığınıp

İpek böcekleri gibi yarınsız yaşamaktır ihtiyacım olan.

Belki…

Sır gibi sakladığım heveslerime tutunup

İçten dışa bir koşuştur .

Anda kalmaktır,

Kendimi bulmaktır.

Bulduğunu sevmektir.

Sevdiğine ikna olmaktır.

Yolculuğumun bundan sonraki durağı

Yeni bir nefesle çoğalmaktır.

Kim bilir… (14 Temmuz-8 Ağustos 2021)

Ayşe OKTAY- #yazargibiyim #makaleseç instagram: @muhayyel_l

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 Mayıs 2021 Çarşamba

Mumlar ve Tütsüler

 


Mumlar ve Tütsüler

Satırlarımda dolaşan kokular

Çoktan gitmişlik hissine yön çiziyor.

Sır kokuyor sır.

Anda kalmakla bir ilgisi olmalı kokuların.

Işınlanıveriyorum ansızın çocukluk yaralarıma.

Kanatıyorum, kanatıyorum.

Zaman denen nesneyi çiğneyip geçiyorum.

Anıların eskimek gibi bir huyu olsaydı

Göğsümden dikenler çıkarmazdım kanata kanata.

Hatıraların ekmek bıçağından bir farkı yok.

Kalbimizi tırtıklayarak deşiyor, haberimiz yok.

Atlı arabamla kaybolan ilk sevinçlerim

Yabancı soluklardan umut fısıldıyor.

Bir tütsünün kıvrımlı dumanında sürüyor yolculuğum.

Duraklarca inip binmekten yorgun düşen kalbim

Kente giriş için sıra bekliyor.

Kâh saç telime kadar kızardığım sebze bahçesinde alıyorum soluğu

Kâh onlarca kişilik odadan kaçarak çıktığım bayram sabahlarında.

Korkunç suratlar görüyorum etrafta;

Yiyici, kan emici, utandırıcı, suçlayıcı, sorgulayıcı…

Hiç durmadan hareket etmemin kaynağını buluyorum.

Durursam katlanamayacakmışım,

Hep koşmuş, hep kaçmışım.

İsmini koyamamışım.

Bir yerde sebat göstermeyi öğrenene kadar sürmüş

Tırtıkçılarla yüzleşmem.

Kalbimi yoran ne varsa karşıma çıktı bu yolculukta.

Ama atlı arabam son gördüğüm yerde değildi

Sis bulutlarının içinde dört yaşında küçük bir kız dolanıyor.

O, biliyor oyun oynayamayacak kadar yetişkin olduğunu.

Akrandan öğreniyor, taklit ediyor.

Oyuncaklarım fezaya mı atıldı?

Kaç milyon yıl gerekir tamamen yok olmalarına?

Bir zamanlar temas ettiğim her şey

Tamamen yok mu oldular

Birikiyorlar mı yoksa bir yerlerde?

Başka bir âlemde yeni bir yolculuğa çıkmış olma ihtimallerini düşünüyorum

İlk oyuncağım nerede?

Merak ediyorum. 

                           Ayşe OKTAY (10/01/2020- 02/05/2021) (23.49)


#yazargibiyim

#makaleseç

 

 

 

29 Ocak 2021 Cuma

Kış Katarsisi

 


Kış neden seni hatırlatıyor

Donuk bakışların dikiliyor karşıma.

Telaffuzu imkânsız bir dili var mizacının.

Ezberini unutmuş zavallı bir ilkokul çocuğuyum karşında.

Buz tutuyor bedenim,

Kapanıyor şehrin tüm yolları.

Göğe çevirip başımı medet umuyorum.

Kaskatı kesiliyor, bu kar sağanaklarında.

Korkunç biri beliriyor,

 Müphem bakışlarına kafa tutacak mecali olmayan,

Kalmaktan yana yol bulamayan,

Bu kaçak kız.

İçimdeyse kaynayan şelaleler akıyor,

Üstünde yumuşak buharların gezindiği

Sıcacık şelalelerin başında geçiyor saatler.

İçimde çok seviliyoruz.

İçimde çok mutluyuz.

İçimde ayrılık yok.

Birbirimizin uzantıları gibi

Ayrılığın ve kavuşmanın olmadığı

Bir ırmaklar şehrinde var olmuşuz.

Birlikte yaratılmışız.

Ki senin bundan da haberin yok.

Kış, en çok sana yarıyor,

Nefret ettiğin egomdan zerre kalmıyor

Kışa yeniliyorum görmüyor musun?

Ya aşarsan diye ince ince işlediğim /duvarlarım/

Duvarlarım bir bir yıkılıyor.

Üstümde boyuma varmayan ince bir şalla

Kalakalıyorum damsız bir evin ortasında.

“Ne olursa olsun” diyemedim ya

Kış… En çok pişmanlıklarımı hatırlatıyor. Ayşe OKTAY - (17 Ocak 2021)

BLOGLAR: 1)yazargibiyim.blogspot.com     2)makalesec.blogspot.com


#yazargibiyim

#makaleseç


5 Aralık 2020 Cumartesi

BENİM ŞARKIMI BAŞKASI SÖYLÜYOR



Benim şarkımı başkası söylüyor, hiçbir şey yapamıyorum

Elleri var çaresizliğin

Boğuyor karşı koyamıyorum.

Balondan sokaklarda tüketiyorum nefesimi.

Dilini bilmediğim şarkılar çalıyor yanımda, yöremde

Anlamsızca kıpırdıyor dudaklarım.

Onlara benzemeye çalışmak kadar yorucu bir eylem nefes almak da…


Yabancı sokaklarda mana arıyorum.

Kulaklıktan kendi şarkımı dinler gibi bakıyorum etrafa/hayata

Ahengin durduramadığım sallanışları var.

Kimi duraklarda ansızın dokunuveriyor telime

Can veriyor ağrıdan mecalsiz dizlerime.

Koşmayı deniyorum, uçmayı beceremediğim anlarda

Birden patlıyor balonlar,

Sönüyor ışıklar,

Bakışlarım donuyor, kalakalıyorum tanımadığım bir şehirde.

Yabancı soluklar bozuyor şarkımın melodisini.

Acıdan titriyor, ellerimin arasında gizlediğim suratım.

Koştukça daha derinleşiyor boşluk,

Önce mahallemi unutuyorum

Sonra adımı.

Adım gidince ben kalmıyorum.

Adım gidince hiç yokmuşum gibi yaşıyorum.

Bana adımı sorsalar bulacağım, diyorum.


 (17 Ocak 2018) Ayşe OKTAY

BLOGLAR: yazargibiyim.blogspot.com/ makalesec.blogspot.com

#yazargibiyim

#makaleseç

 

 

 

13 Ağustos 2020 Perşembe

OLMAZ

 


Olmaz,
Yıkıntılarımda dolaşıyormuşsun
Habersiz kuşlar uçuyormuş kalbinin kanatlarında.
Yaklaşmaz,
Duygularımın kıvrımlı bir mizacı vardır.
Arada es verip sesinle dinlenmiş gibi görünse de
Uzaklarda can attığı menziller vardır.
Kalırım sandım,
Bir şeyler sıradanlaşır benim hayatımda da
Kök salarım rutin bir mahallede
Ve sana benzerim kaygısız kalabalıklar içinde.
Denedim en azından.
İçinde gezindiğim kalabalığın dışındayım çoktan
Camdan insanlar geçiyor etrafımdan, yanımdan
Kapısız kalpleri var.
Zorlarsam ellerim yara dolar.
Hayalini kurduğun sıradanlık,
Seninle çok yakın gibi görünse
Anladım,
Bu rutin beni öldürüyor.
Olmaz,
Dünyam kalbine sığmaz. (‎29 ‎Temmuz ‎2019 ‎Pazartesi, ‏‎06:03:41)
                                              Ayşe OKTAY
                                                       #yazargibiyim

                                                       #makaleseç

 
 

 

 

 

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Serin Kokular Yayiliyor Memleketimden


Mis gibi bağımız bahçemiz 
Ormanımız serin
Toprağımız puslu
Havamız arı.

Serin kokular yayılıyor memleketimden 
ileri.

Dünyanın merkezidir benim memleketim.
Güneş burada doğar 
Buradan gider ufkun arkasindaki istirahat mekânina.

Mutlu kediler yaşar memleketimde
Hepsi çocuğumdur, gulumsememdir.
Insanlari da vardir 
Kimi dargin kimi dingin kimi hayta...
Uzaktan uzağa sevmenin modası geçmemiştir hâlâ buralarda. ... 

Sardunyaya fille denir benim köyümde
Aynı renkten kovalarca dizeriz
Hep aynı kokunun büyüsüyle
Kadifemsi bir hayat süreriz.
Ayşe OKTAY
(6 Haziran 2020)
.
.
.


 
                                      #yazargibiyim Ayşe OKTAY 



26 Nisan 2020 Pazar

Yolculuğum Kendi İçime


Beklentiler
Yolculuğum Kendi İçime

Çok küçükken kopmuşum realiteden. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar sağ olsun hep bir kurtarıcı bekledim. Kurtarılma sahnemse hep aynıydı. Arkamdan yaklaşan araba seslerinin birden yavaşlayan bir tonda durmasını beklerdim. Çok isterdim hayalimdeki gibi bir araba dursun ve bütün yaşamımı değiştirsin. Sihirli bir değneğim olsun isterdim. Özellikle yaz mevsiminde çoğalan arabalar bambaşka yerlerden geliyordu. Baharla birlikte başlayan heyecanım yazları doruk noktasına ulaşırdı. Hiç tanımadığım şehir ve ülkelerden hiç tanımadığım insanlar gelirdi o arabaların içinde. "Acaba bu mu?” diye yüreğim kalkardı her seferinde. Belki beni hayalimdeki gibi önemli biri yapacak, masalımsı yolculuğuma çıkartacak, belki içimdeki cevheri keşfedecek kişi o arabadaydı. Tam olarak tanımlayamıyordum bile. Ne bekliyordum, ne istiyordum?... Somut bir isteğim olmasa da beklentim, hayatıma girecek renk ve heyecandı. Tabii başarı da. 

Yazları çok güzel olur bizim oralar. Yol boyunca uzanan selvi ağaçlarının yol üstüne düşen gölgelerine basa basa geçerdi tüm yabancı arabalar. Özellikle siyah ve beyaz olanlar. Beni içimdeki cendereden kurtarma ihtimali olan tüm arabalar.

Nefesimi tutarak geçirdiğim günler ve yıllar… Beklenti içinde, hayal ülkesinde kimi zaman da hayalciliğime kızarak son derece realite ile gelgitler yaşarken o gün geliverdi.
Bir gün o araba yaklaştı. O an nefesimi tuttum. Gerçekten de çocukluk hayalim ilk gençliğimde gerçekleşebilirdi. Birden gazı kesip yavaşladı… İçimden tahminler geçiriyordum. İçinden yükselecek bir ses bana neler diyecekti… Tam bir şeyler olacakken aynı hızla vitesi takıp ilerledi ve o senelerdir beklediğim an, saniyeler içinde son buldu. Uzun yıllar gerçekleşmesini beklediğim sahne yerle bir olmuştu. İşte bu kadarmış. Tüm hayallerimin gerçekleşebilme ihtimali bu kadarmış. Beklediğim yılların bu anlık olaya orantısına baktığımda hiç de yakıştıramadım kendime. Bu uzun bekleyişe değmemişti doğrusu.

Saatler geçti. Aldığım bir telefonla o arabanın gerçekten benim için durduğunu anladım. Ama vazgeçmişti. Bunu saatler sonra öğreniyordum. Kader bu ya… Benim kaderime etki etmesi için o gün o saatte o araba durmalıydı ve içinden gelen ses tüm hayatımı değiştirmeliydi. O ise başka bir saatte ve ortamda konuşmamızı doğru bulmuş. Dedim ya… İçimde yılların ukdesi vardı. İçimdeki yokluk hissinin gitmesi için buna ihtiyacım vardı. Bir şeyler olacaksa benim istediğim gibi olmalıydı. Olmadı. O gün o araba durmadı ve içindeki benimle konuşmadı. Sonradan yapılan konuşmaların fikrimi değiştirmeye etkisi olmadı. 

Vaatler, uzun konuşmalar, hayaller… Hayallerim bana özeldi. Yaşantılarım içinse zihnimde şemalar oluşturmuşum. Sadece o şemaları okuyabilen hayatıma girebilirdi. Her şey ne kadar güzel olursa olsun zihnimdeki şemalara uymuyorsa kabul etmeyecektim. O boşluklar o kadar kocaman ki… Ukdelerin gün geçtikçe büyümesinden bahsetmiyorum bile… “Olsun!” da demeyeceğim… Olursa benim istediğim gibi olsun diyeceğim hep… O gün o araba durmadı ve ben birinin kurtarıcılığını beklemeyi bıraktım. Beklemeyi bırakmış birine Allah’tan başka kimsenin hükmü geçmezdi.

Kendisiyle vakit geçirmeyi beceremeyen ve hep daha fazlasını isteyen birinin isteklerini kendi içine yöneltmesiydi belki yolculuğum. Yolculuğum dıştan içe bir hâl almaya başlamıştı. Şimdi içimdeki küçük kızı ve andaki yetişkin görünümlü delimsirek kızı o kadar seviyorum ki… Kendimle o kadar iyi geçiniyorum ki… Etrafımdakileri deli gibi kıskandıran bir memnuniyet ve delilik hissi… Çünkü geç buldum kendimi. Geç buldum ve içimde ne kadar kıymetli cevherler taşıdığımı yeni fark ettim. Ben kendimi geç buldum. Bu sıradan hayatta sıra dışı bir tek kendimi bulabildim. Rastlamadım benim kadar sevebilen benim kadar hissedebilen birine(O ve onların haricinde.). Her geçen gün daha çok şükrettim hisseden bir kalbim olduğu için.

Her geçen gün yeni bir katman, her gün yeni bir mağara, yeni ve izbe bir alan keşfediyorum kendi dehlizlerimde. Hep aydınlanacak daha çok alan belirliyorum. Başardıkça heyecanımın arttığını fark ediyorum.
Şairin de dediği gibi sensiz de yaşarım artık ama senle bir başka yaşarım, diyebiliyorum. Ağaçlara karışır, havaya karışır, rüzgâra karışır bedenimiz ve enerjimiz. İki kat mutlu oluruz, iki kat seviniriz ve iki kat yaşarız hayatı. Ben bıraktım beklemeyi. Ama dedim ya…                                                                                                                                #yazargibiyim
                                                                                                                         #makaleseç
                                                                                                                      ( 22.04.2020 - 09.32)   

11 Nisan 2020 Cumartesi

SONSUZ DEKORASYON EVRENİ


Sonsuz Dekorasyon Evreni
Beklenmedik anlarda yakalandığınız bir yokluk hissi vardır. Kim olduğunuz, nereli olduğunuz, nereye ait olduğunuz, nereye ait olmak istediğiniz, sahip olduğunuz veya olamadıklarınız... Benimse anlık sendelemelerin dışında pek de şikâyetim olmazdı. Yakınmanın insanı çırpındıkça boğulacağın bir batağa soktuğunu bilirim. O gün baharın hoş buldum şarkılarına kulak verip çıktım sokağa.

 Bir şeyleri yeniden, bir şeyleri ilk defa keşfeder gibi baktım etrafıma. Yan tarafa dizili yeşil gövdeli ağaçlar dekorasyonun en güzel parçasıydı. Gökyüzüne baktım. Masmavi bir çadır gibi hiç eksilmiyordu üstümden. Üzerimden hiç eksilmeyen sonsuz bir çadır. Nefesimle gökyüzünün mavi beyaz baloncuklarını çektim ciğerlerime. Bulutların tel kadayıfı andıran hayalimsi katmanları  süslemişti masmavi bir nazarlığı andıran gökçatıyı. İsmini bilmediğim renklerde, ismini bilmediğim kuşlar uçuşuyordu. Esrarengiz hayatlarına hayran olduğum irili ufaklı diğer kuşlar, isimsiz nice böcekler, onlara eşlik ediyordu. Çeşitli kuş sürüleri, ücretsiz film gösterimi sunuyordu mevsimlik göçlerini yaparken. Evrenin bütün canlıları bana koşuyor gibiydi. Kostümler, renkler, suflörler, dublörler, dekorlar, sahneler, filmler, gösteriler ve sonsuzluk bana çalışıyordu. Bir tek benim görebildiğim sırlı bir döngünün içindeydim, biliyordum. Hani okul yolunda her gün yanından geçip hiç fark etmediğin selvi ağaçlarını ilk defa fark etmek ya da onları yeniden keşfetmek gibi. Hep üzerinden geçtiğin otlara eğilip onların var olmak için verdiği mücadeleye şahit olur gibi. 
Deli olduğumu düşünecekler...

Yürüdükçe ciğerlerime dolan mavi hava kabarcıklarını bütün hücrelerime sindirmeyi bekledim. Yavaş yavaş oksijenle dolan bedenimin hafiflediğini fark ettim. Küçük, sevimli bir balon gibiydim evrenin sonsuz dekorasyonunda. Kendi içimde bir oyun başlattım. Oyunların çocuklara özgü olmadığını, hatta insanın belli bir yaşı olmadığını fark ettim. Yaşadıkça genişleyen bir evrene benziyor insan. Kendi çaparlarında yeni keşifler yapmanın hazzına varıyor. Haz duygusu gelişiyor yıllarla birlikte. Aslında yıl dediğin de rakamlardan ibaret. Aydınlanmayla başlıyor asıl kendi hayatın, ilk yaşın. O güne kadar mış’larla, zanlarla, taklitlerle yaşamaya çalıştığın hayatı ilk defa yeni ve orijinal bir pencereden bakarak yaşamaya çalışıyorsun.

Ağaçlar, kediler, gökyüzü ve otlar… Yapraklar… Çiçekler, dallar, filizler ve kökler… Kökler demişken insanın köklerini bilmeye ihtiyacı var. Köklerine tutunmaya ihtiyacı var. İnsanın kendini tanımlamaya ihtiyacı var. Kendini bulmaya hakkı var. Aramaya doğru yerden başlarsa doğru cevapları almaya hakkı var. İnsanın fark etmeye ihtiyacı var.
Şimdi o üzerinde yürüdüğümüz yol su olup akmaz mı önümüzden? Ağaçlar, kuşlar, levhalar işaretler bizimle birlikte akmaz mı? Bize bir merhaba yapmaz mı ilahi düzen?

Yolculuğumun biraz dinlenmeye ayrılan kısmında sessiz ve otluk bir gölge buluyorum. Oraya uzanmayı kimse akıl etmez. Çoğunluk; gürültüden insanın beynindeki doğal akışı şaşırtan, insanların anlamak için dinlemediği, anlaşılmak için konuşmadığı curcunalı mekânlarda oturmayı tercih edecek. Benim otluğum bana ait olsun. Kimsenin tenezzül etmeyeceği ve kimsenin işgal etmeyeceği huzur alanı. Dünyanın en güzel soluklanma köşesiydi. Oturdum, uzandım, dinlendim… Vakit ilerledikçe iç dünyamda anlam veremediğim uyuşmalara sebep  olan bu harikalar diyarı... Bu harikalar diyarı bedavaydı gerçekten. Şairin de dediği gibi “ Hava bedava, su bedava… “ yaşamasını bilene. Seni seviyorum esrarengiz doğam.
Not: Doğaya olan hayranlığımı kelimelerle anlatmak, onu sınırlandırmak yeterli gelmiyor. Bu sevgimin küçük kızım, Doğakuş’un isminde canlanmasını istedim. Minik yavrumun adı aslında Doğa’dır. Ben ona Doğakuş diyorum. Şirinliği, hareketliliği, nevi şahsına münhasır tuhaf miyavlaması, tek başına yemek yemeyi çok sevmesi(Sahibine çekmiş diyorlar:D) Mutlu olsun/lar…  :)          

#yazargibiyim (yazargibiyim.blogspot.com)
#makaleseç  (makalesec.blogspot.com)
@muhayyel_l  (instagram)















9 Ekim 2019 Çarşamba

Dedemin Dut(Gül) Ağacı

Dedemin Gül Ağacı
Dedemin Dut (Gül) Ağacı


Dedemin Dut(Gül) Ağacı
Hatırlıyorum! Hatırlıyorum ben bu kokuyu. Sanki yıllardır soluyor gibiyim şu an içinde bulunduğum havayı. Beni hayattaki amacıma götüren yoldan seneler önce çıkmış da bu kokuyla yolumu tekrar bulmuş gibiyim. İnsana zamanda yolculuk yaptıran, bir tel dumanla devirler atlatan esrarengiz bir koku…
Birkaç dakika önce yaktığım tütsünün dumanı odamın içinde halka halka ilerliyordu ve ben anıların kalbimde açtığı odalarda beklenmedik bir seyahate çıkmıştım. Yaklaşık 30 yıl geriye götüren sebep bir kokuydu. Sandal ağacının kokusu… Önce bu kokunun geçmişin neresinde durduğunu hatırlamam gerekti. Tütsüler dedemin kerpiç odalarının “hayat”a açılan kapılarının kenarlarına sıkıştırılır ve kokunun oradan tüm eve duman şeklinde yayılması seyredilirdi.
Benim çocukluğumda salona “hayat” denirdi. Bu yüzden hayat “hayat”ta akıp giderdi. Sandal ağacının büyülü kokusu yayıldıkça bezgin bedenlerimiz gevşer; bu koku, zihnimizi bir anlık da olsa durdurmayı başarırdı. Aslında en çok da bu sihirli kokunun nereden geldiğini merak ederdim. Son derece sofistike bir durumla karşı karşıyaydım ve o zamanlar bu durumu ifade edecek sözcükleri bulamıyordum. İşte büyüdün sevgili kücüğüm, içinde çarpınarak döndüğün girdaplara bile isim bulabiliyorsun. Bu nasıl bir lüks, nasıl bir ayrıcalık, farkında mısın? Duygularına tercüman olacak yetişkin cümleler kurabiliyorsun.
O zamanlar en çok merak ettiğim konulardan biri dedemin bu kokuları nereden aldığıydı. Düşününce ben bile şaşıyorum neden dedemden bu kokulardan istemediğime. O denli pasif ve iradesini zihninin derinlerinde bırakmış bir çocuk işte.
Hayattaki minderlerin üstünde bu sihirli kokunun tadını çıkarırken vakit ikindiye yaklaşıyordu. Her ikindi vakti olduğu gibi dinginliğin verdiği bir ağırlıkla ninemin mavi fondaki turuncu çiçek desenli minderlerinin üstünde cırcır böceği seslerini dinlerdim. O saatlerde sanki bir inilti her tarafa yayılır, insanların uykuda ve dinlenmede olduğu mesajını verirdi. Bir taraftan evin yavru kedileri hayatta gezinirken diğer taraftan sevgi arayışındaki bedenler yorgunca hayatın emektar tahtaları üzerinde salınırdı …
Her yıl anne kedinin doğumundan sonra yavruları kendi aramızda paylaşırdık ve ben o yıl siyah beyaz olanı tercih etmiştim. Hayatta dolaşan irili ufaklı kedilerin her biri kuzenler tarafından paylaşılmıştı. Benim kedi tüm odaları dolaşır, kendini sevdirmek için yanımıza sokulur ve sempati toplardı. Hayatta en çok gezinen ve bize en çok adapte olan kediydi. İkindi vakti bu rutin ama zevkli alışkanlıklarımızı sürdürürken dedem de bu saatlerde öğle uykusundan uyanmış teypten kasetlerini dinler vaziyette olurdu.
Teyp ve kasetler kerpiç evimizin odalarından birinde “delik” denen girintilerde dururdu. Diğer tüm fazla eşyalar ise “oyma” denen ahşap raflarda yerini alırdı. Dedem bantları takıp aşağıya inerken onun yaptığı işleri seyretmek bana huzur verirdi. İnmeden önce hayattan “dambaş” bölüme geçerdi. Şimdilerde isminin dam başından yola çıkılarak türetildiğini düşündüğüm bu alanın dört yanında sıralanan bakır kovaların ve yağ tenekelerinin içindeki
 file çiçeklerini sulardı. Namıdiğer sardunya. Sardunyalara bizim oralarda “file” denir ve yaşlılar onlarca rengini yetiştirirdi. Aynı çiçekten onlarca saksı…
File çiçeklerinin büyüleyici bir kokusu vardır. Çiçekleri minik yapraklıdır ama gövdesindeki kadifemsi yeşil yaprakların kokusu gizemli bir tat bırakır insanın genzinde. Alıp derin bir nefesle kokladığınızda zamanda yolculuk yapmanın sırrına varırsınız. Bu yönüyle sandal ağacıyla yarışan rakip bir bitkidir kendisi. Yalnızca bir kokudur sizi geçmişte gezindiren. File çiçeği ve sandal ağacının bu yolculuktaki sırlı rolü tartışılmaz bir gerçektir.
O gün yine dedem hayattan yaklaşık 30 cm yükseklikte olan "dambaş" girişine adımını atarak gezinmeye başladı. Zayıf ve uzun gövdesiyle hafif eğilerek devam ediyordu turuna. Arada bir beyaz sakallarını sıvazlıyor, çiçeklerin ne istediğini kestirmeye çalışıyordu. Eline bir süzek alarak file çiçeklerini sağ baştan sulamaya koyuldu.
Dedem ya çalışır ya kuran okurdu. Onu başka türlü hatırlayamıyorum. Son derece konsantre bir insandı. İşini yaparken, kuran okurken ve camiye giderken… Önünden biz bile gelsek tanımazdı. Başını kaldırmadan camiye varır aynı şekilde geri dönerdi. Çiçekleri sularken de işine o kadar yoğunlaşmış görünürdü ki baktıkça onun hayatına imrenirdim. O küçük sayılabilecek işleri bile bu denli itinayla yapması, eline aldığı her işi dünyanın en ciddi işi gibi sürdürmesi, inceleme yaparken kuruyan yaprakların üzerinde dolaşan elleri ve bende uyandırdığı o sarhoş edici, büyüleyici his… Ben de file çiçeklerim olsun isterdim. Hatta ninemden öğrendiğim şekilde elime bir makas alıp kuruyan file yapraklarını nazikçe kesmeyi hayal ederdim. Sonra oyma dediğimiz raftan bir makas getirir ve tıpkı ninemin yaptığı gibi kuru yaprakları yavaşça kesmeye başlardım. Çiçeklerin içinde kendimi çok özel hissederdim ve o anlar hiç bitmesin isterdim. Saçımız taranırken duyduğumuz mayışma hissinden hiç farkı yoktu dedem ve ninemle birlikte file çiçeklerini budamanın.
Aynı duygularla dedemi izlemeye devam ediyordum. Sonra bir anlık boşluk ve dalgınlıkla dedemi kaybettim. Koşarak dambaşına çıktım ve dedem orada yoktu. Yaklaşık 20 metre karelik bir alandı ve dört yanı bakır file saksılarıyla (kova) çevriliydi. Dedemse ortalıkta yoktu. Kendi etrafımda birkaç tur döndükten sonra dedemin çiçeklerin arasından çıkıvermesini bekledim. Ama dedem yoktu. Dambaştan aşağı baktım. Dambaşın kenarlarında ahşap (dedemin kendi eliyle yaptığı) korkuluklar vardı. Hayat, ev boyunca uzanıyordu ve dambaş eve dikine yapılmıştı. İkisi birleşince L şeklini alıyordu. Dambaştan aşağı bakarken dikdörtgen şeklindeki hayat solumda kalıyordu. Aşağı baktığımda evin giriş kapısını rahatlıkla görebiliyordum. Girişin solunda dedemin kendi elleriyle yaptığı oturak dediğimiz uzunca bir tabure bulunuyordu. Yaklaşık 3 kişilik oturma alanı bulunan bu taburenin üzerinde olup olmadığına baktım. Böyle bir şey mümkün değildi, aşağı inmiş olamazdı ama ben yine de aramaya devam ettim. Onu göremeyince karşıdaki yine dedemin cennet süpürgelerinin çevrelediği “çalduvar” denen asmalı gölgeliğin altında biri olup olmadığını dikkatlice gözlemledim. Sonra sağ taraftaki gül ağaçlarının altına baktım. Dedem hiçbir yerde yoktu. Ortalıktan nasıl oldu da birden bire kayboldu, anlam veremedim. O sırada aşağıdan kuzenlerin sesleri gelmeye başladı. Öğle sıcağını atlatınca biraz oyuna koyulmak güzel olacaktı.
Dedemi bulamayınca aşağıya inip kuzenlerle oyuna koyuldum. Dambaşın tam karşısında bulunan uzunca gövdesiyle kaygan görünümüyle çıkmakta zorlandığımız kiraz ağacı için de yine dedemiz bir çözüm bulmuştu. Demirden yaptığı üç ayaklı merdivenle kiraz ağacında bakkalcılık oynamaya başladık. Küçükken en çok imrendiğim sahnelerden biri apartman katında oturmak ve apartmanın balkonundan bakkal amcaya sepet sallayarak alışveriş yapmaktı. Apartmanda yaşamak çok ayrıcalıklı olmalıydı. Biz de bu sahneyi kiraz ağacında canlandırmaya karar verdik. Sırayla birimiz bakkalcı birimiz de apartman sakini olurduk. Demir merdiveni tırmanarak kiraz ağacına çıkmayı başardım. Uzun ve kaygan gövdesi bir çeşit palmiyeyi andırıyordu. Merdivensiz çıkmanın imkânı yoktu. Kiraz toplamaya başladım. Bir iki ağzıma atıp birkaç da aşağıdan kuzenimin verdiği kovaya atıyordum. Bu kova yoğurt kovalarını andıran minik bir kovaydı aslında. Bir ağaca çıkmanın hazzını yaşayacak kadar çeşitli dallarda gezinip kovayı doldurunca önceden aldığım ipi bağlayıp aşağıya salardım. Artık yeme sırası kuzenimde. Tabii, bizim bakkal ve apartman sakini sıramız biraz tuhaftı. Bakkal yukarıda, apartman katı ve sakinleri aşağıda dururdu. Ne yapalım, bizimki de böyle bir apartmandı.
Ben de aşağıya inip doyasıya kiraz yemeye başladım. Yerken çalduvar dediğimiz asmalı bölgeye çekilip gölgeden faydalanmayı ihmal etmezdik. Dedem orada küçük ve kare şeklindeki bir alanı cennet süpürgesi dediğimiz uzun, yeşil ve hoş kokulu bitkilerle donatmıştı. Düşününce, gerçekten cenneti yaşadığımız yıllardı. Biz kirazların tadını çıkarırken mahalleden bir teyzenin sesi yankılandı kulaklarımızda:
“Gonşular, gonşular..! Helil İbram dayımın dut ağecinden su çıkıyor, gördünüz mü? Aboğğ, bu nasıl iş gıı..! Helil İbram dayım gine yapdı yapıceğini. Hayırdır inşallah! Goşun gıı! Duymeyo musunuz?”
Kadınlar birkaç dakika içinde bahçe kapısının önünde, sokakta toplanmaya başladı. Dut ağacı bahçe kapısından içeri girerken hemen sağdaydı. Biz bu telaşlı kadınlarla birlikte yaşlı, iri gövdeli dut ağacının göbeğinden akan suyu izlerken saatlerdir aradığım dedem evin merdivenlerinden gülerek inip yanımıza geldi. İnanamıyordum. Yukarıda; hayatta ve dambaşta her yere baktığım ve bulamadığım dedem merdivenlerden iniyordu. Şaşkınca bakarken onun büyüklerin sorularını dinlemesini bekledim. Korkak bir çocuktum. Çekingen demek daha mı doğruydu? Hangi duygu veya özellik daha ağır basıyordu, hiç bilmiyorum. Ama büyükler varken dedeme soru sormaya kendimi layık görmüyordum. Dedem heyecanlı kalabalığı gülerek dinledi.
|”Helil İbram dayı bu nası iş? Hiç görülmüş bişey mi? Bu ağecin göbeğinden çıkan su da neyin nesi? Gözler dedemin üzerinde merakla dolanıyordu. Dedemin açıklamaya keyifle geçeceği fark ediliyordu.
Dedem meraklı bakışları yatıştırmak için kelimelerini seçerken diğer taraftan babam, annem ve kardeşlerim de gülerek bakışlarını dedeme dikmişti.
“Telaşlanmeyin; bu gördüğünüz, ağecin göbeğine saldığım suyun akıntısı. Ağeç yaşlı olduğu için göbeği çürümüş, bir nevi gübre birikintisi hâline gelmiş. Doğal yollarla oluşan çukur kısma gül diktim. Kırmızı gül. Sonra da bir hortum uzattım. Bu akan işte o su” dedi gülerek. Çok şaşırmıştık. Kadınlar da şaşkın gülüşmeler eşliğinde: “Valla, Helil İbram dayı Nasratan (Nasrettin) Hoce’yi aratmeyon ha! Ta nele® va® sende kim bilir?
-Dede! Ağaca nasıl çıktın?  Neresinden çıkılır ki bu ağaca?
 Dedemin ortadan kayboluşunun sırrı şimdi açığa çıkıyordu.
-Dambaştan dut ağecine merdiven uzattım. Ağeçle dambaş arasındaki merdivenin üzerinden yol gibi yörüyüp geçtim. (Dut ağacı bahçe girişinin sağında dambaş ise solunda bulunuyordu.) İnanılmazdı! Dedem resmen maceraya atılmış.
- Biz de istiyoz, biz de istiyoz!
-Tamam, emme geçerken dikkatli olun. Diktiğim güle de zarar vermen. Biz koşarak hayata çıktık. Oradan da dambaşa. Dambaşın bahçe girişine bakan tarafından dut ağacına uzanan tahta merdiveni görünce heyecanlandık ve hemen atlamaya karar verdik. Demek dedemin kayboluşunun arkasındaki sır, bu merdivendi. Önce önümüzdeki korkulukları aşmamız gerekiyordu. Küçük olduğumuz için eğilerek altından sıyrılıp kendimizi bir anda merdivenin üzerinde bulduk. Bizim için havalara uçmak gibi bir şeydi. Görünüşte ağaçla dambaş arasındaki boşlukta duruyorduk. Her çocuğun belli aralıklarla uçma tutkusu gün yüzüne çıkar. Bizim de elimize boşlukta durma fırsatı geçmişti. Normal şartlarda duramayacağımız bir yerdi ve kalbimiz inanılmaz çarpıyordu. Merdivenin her bir basamağında tatmin olacağımız kadar oyalandıktan sonra dut ağacına ulaştık. Bu, inanılmaz bir şeydi. Yıllarca bu ağacı aşağıdan seyretmiştik. İşte, ilk kez ağacın iç tarafını, göbek kısmını ve iç dallarını gözlemleme şansımız oldu. Bu büyüleyici deneyimde ortada duran gül ağacını incelemeyi de unutmadık. Dedemin tercihi açılmış tek gülü olan bir ağaçtı. Yani yalnızca fidanını dikmekle kalmamış aynı zamanda çiçeği açmış vaziyette olan bir gül fidanını tercih etmiş. Baktığımızda dut ağacının göbeğinde gül açmıştı. Bunu, hayatta kaç kişi yapardı ki?
 Hayatta kaç kişinin dut ağacında gül yetişiyordu? İnanılmaz bir aileydik, inanılmaz bir dedemiz vardı. İnanılmaz yıllardı. Artık o yılların yaşandığına dair bir kanıt bulmakta zorlanıyorum. Her şey çok tatlı bir rüyanın hemen sonrası gibi... Bir de ev var içimde oyuk oyuk yaralar açan. Ağaçlarsa sanki rüyalarımızda varmış. Uyanınca ortadan kaybolmuş.
 Şimdi ne mi yapıyorum? Geçmişe kurduğum hayal merdiveninde bir elimde tütsülerim bir elimde file çiçeklerim, boşluğa tutunarak ilerliyorum. İlerledikçe sonsuz oluyorum.
                                                                                                                      Ayşe OKTAY
                                                                                                                      #yazargibiyim